- 17 Ocak 2022
- Yayınlayan: sonnurozdemir
- Kategori: 10. Sınıf
Yaldız ve boya kullanılarak kâğıt üzerine yapılan kendi içinde disiplinleri olan bir tür bezeme sanatıdır. Eski bir süsleme sanatıdır. Sözcük Arapçada altınlama, yaldızlama anlamına gelir. Tezhip yalnız altın ile değil, boya ile de yapılır. Çoğunlukla el yazması kitapların sayfalarını ve hat levhalarının kenarlarını süslemede kullanılmıştır.
Tezhib, sözlük anlamına göre “altınlama” demektir. Eskilerin hüsn-ü hat sanatı dedikleri güzel yazı, niteliğindeki yazıların etrafı ve el yazması kitapların (Kur’an’lar, murakkalar, kıt’alar, divanlar) başlık sahifeleri ve diğer yerlerine çeşitli desen ve motiflerle yapılan süslemelere tezhib denir.1 “Tezhib” yalnız altın yaldızla işlenen işleri ifade etmez, boyalarla yapılan ince kitap tezyinatını da içerir. Tek renkle yapılmış ya da çeşitli renklerden terkip edilmiş, güzel ve stilize kompozisyonlara “nakış”, bunu yapanlara da “nakkaş” denir. Tezhib daima yazı ile beraber yürümüş, “Tezhibkârî” denilen sanat, kitapların, levhaların, murakkaların ve sahifelerin süslenmesi sanatı olmuştur. Kitap sahifelerinin etrafına yaldızlı çizgiler çekerek onları çerçevelemek, cetvellemek, serlevhaları renkli ve yaldızlı tezyinat ile süslemek, satırların durak yerlerini küçük güllerle (noktalarla) ayırmak, sahifelerin haşiyelerine (marjlarına) vakıflar ve şemseler yapmak ve bazı sahifelerin kâğıtlarını tamamen süsleme şekilleriyle kapatarak yazı için hazırlamak hususlarıyla uğraşan erkek sanatkârlara “Müzehhib”, hanım sanatkârlara ise “Müzehhibe” denir. Orta Asya’da gelişmeye başlayan ve yüzyıllar boyu devam eden bu sanat, Anadolu Selçukluları zamanında büyük bir önem kazanmış ve birbirinden güzel, başarılı pek çok sayıda eserler yapılmıştır. Beylikler Dönemi’nde de zenginleşerek gelişen tezhib sanatımızı Osmanlılar büyük bir miras olarak almışlar ve daha da geliştirmişlerdir. Türk tezhibinin gelişimini Orta Asya, Selçuklu ve Osmanlı olmak üzere üç ana döneme ayırabiliriz. Her devrin tezhibi birbirinden farklı özellikler gösterse de bu üç devrin tezhib unsurları birbirine asla yabancı ve zıt olmayan şekiller, zevkler, uygulamalar olarak görülür. Bu konuda az bilgisi olan kişler bile eserler üzerindeki bu üç muhtelif üslubun birbiriyle akrabalığını, yakınlığını, aynı milletin hislerinin eserleri olduğunu görür2. Bir sanat üslubu, o sanatı meydana getiren ırkın, kavmin veya milletin iradesidir. Umumi bir sanat mefhumu, anlayışı dünya sanat tarihinde mevcut değildir. Her millet bağlı bulunduğu, kültürünü meydana getirdiği unsurların daima tesiri altındadır; onlardan yola çıkarak eserler meydana getirir. Bu sebeplerle bir sanat üslubunu ancak onu meydana getiren milletin özüne nüfuz ederek anlayabiliriz. Yine diyoruz ki Cumhuriyet Dönemi tezhib sanatımız da aynı soyun şerefli bir devamıdır. Her millet sanat değerlerini bizzat kendi varlığının köklerinde arar ve bulur. Bunu zamanın maddi-manevi imkânlarıyla geliştirir, sonraki nesle emanet eder. Bu ideal, nesiller boyu sürdürülmeli, canlı tutulmalıdır.
Mevlâna’nın Mesnevi’sinden tezhip örneği, Mevlâna Müzesi, Konya
Türk Tezhib Sanatının Tarihi Süreci
Tezhib sanatının kaynağı, Türklerin Orta Asya’da tarih sahnesine çıktığı devre kadar uzanır. Amerikalı arkeolog Raphael Pumpelly’nin 1908’de Orta Asya’da, Hubert. Schimt’in (Hubert Şimit) 91904’te Ön Asya’da Aşkabat civarındaki Anav şehrinde yaptığı arkeolojik kazılar, Orta Asya medeniyetinin, Pumpelly’e göre Milattan 9.000 yıl; Schimdt’e göre ise Milattan 4.500 yıl öncesine kadar uzandığını ortaya koymuştur. Çanak çömlek gibi ele geçen eşyalarda rastlanan şekil ve motif örnekleri Türklerde plastik sanat başlangıcının bu tarihler arasında olduğunu göstermektedir. Bu yüzyıllarda rastlanılan süslemeler daha çok geometrik ve hayvan figürü esaslıdır. MÖ I. binin yarılarında Büyük Hun Devleti’ni kuracak olan kabilelerin yavaş yavaş kendilerini göstermeye başladıkları Çin kaynakları ve buluntulardan anlaşılmaktadır. Güney Rusya ile Çin arasında “hayvan üslubu” adı ile adlandırılan ve bu sahada müşterek bir hususiyet gösteren sanatın olgunlaşma çağları bu devirden itibaren başlamıştır. Bu dönem sanatçıları yırtıcı hayvanların geyik, antilop, keçi, koyun, inek, nadiren deve gibi çift tırnaklı hayvanlara saldırma sahnelerine hiçbir yerde görülmemiş bir tarzda rağbet göstermişler; bıkmadan aynı temaları tekrarlamışlardır. Rostovzeff’in ilk defa adlandırdığı “hayvan üslubu” bu suretle meydana çıkmış olup Altaylar’da Hunlar arasında, güney Rusya’da ve Kafkasya’da yaygınlaşmıştır. Büyük Hun Devleti’nin kültürü dendiği zaman MÖ III. yüzyılın sonlarından başlayıp MS III. yüzyılın sonlarına kadar devam eden beş asırlık bir kültür ve anane anlaşılmaktadır. Hun Devleti’nin siyasi birliği bir yandan Orta Asya’daki kültür birliğini sağlarken; diğer yandan da kurduğu dış temaslar neticesinde oluşan etkileri kendi bünyesine almaktaydı. Bilhassa Batı Türkistan’dan gelen türlü motifler ve Çin kültür sahasına ait cennet kuşu vs. gibi manevi anlamı olan temler, at koşumlarında ve keçelerde yer almaya başlamıştı. Bunun yanında Orta Asya’nın çok eski kültürlerine ait hayvan mücadelelerine ait sahneler, eski karakterlerini kaybetmeyerek devam etmekte ve hatta bu iki unsur kaynaşmış olarak görülmekteydi. Hunların en önemli özelliğinden biri de geometrik tezyinatı kullanmalarıdır. Büyük Hun Devleti bu anlamda Orta Asya’daki kültürleri birleştirme noktasında önemli bir işleve sahip olmuştur. 6. yüzyıl ortalarında Orhun Nehri batısındaki Yayla bölgesinde (Ötügen) kurulup Mançurya’dan Karadeniz sahillerine kadar uzanan büyük Türk İmparatorluğu, devlet ve millet olarak Türk adını kullanan ilk büyük siyasi kuruluş olmuştur. Çin kaynakları Göktürklerin Asya Hunları’nın soyundan geldiğini açıkça belirtir.
Üç resim ekolü fasılasız olarak 13. yüzyıl başlangıcından 18. yüzyıl sonuna kadar devam eder. Bu altı asırlık sanat devresi üç büyük hükümdar sülalesinin koruyuculuğu ile şeref bulmuştur: Moğollar, Timurlular ve Safeviler hep Türk aileleridir. En meşhur musavvir ve nakkaşlar Semerkant’ta, Buhara mektebinde yetişmiştir. Timurlular Dönemi’nde Horasan, Hindistan, Keşmir, Fars ve Irak taraflarında yapılan sanat ve mükellef kalıplar, resimli nakışlı kitaplar, ziynetli ve tezhibli mushaflar, levhalar çok nefis eserlerdir. Timurlular, İran’da iki asırdan fazla süren büyük bir medeniyet yaşatmışlardır. Semerkant ve Buhara mekteplerinden gelen sanatkârlar zamanında hemen hemen her üsluptan oluşan parlak eserler meydana gelmiştir. Resimler o devrin, Türk milletinin ve büyüklerinin yaşama tarzlarına dair vesika niteliğindedir. 14 ve 15. yüzyıllarda örneklerini görmeye başladığımız “resim” geleneğinin 1502-1732 yılları arasında İran’da hüküm sürmüş Safeviler zamanında da devam ettiğini görürüz. Ancak Safeviler Dönemi’nde yapılmış resimlerde Doğu etüdlerinin yanı sıra figürlere de yer verilmiştir. 1502’de Şah İsmail’in (1501-1524) Tebriz’i alıp başkent yapması, ertesi sene Şiraz’ı ele geçirmesi ve 1510’da Herat’ı alması, Safeviler’e önemli sanat merkezlerini kazandırmıştır. Safeviler Dönemi’nde üretilmiş en erken tarihli resimler Tebriz’de yapılmıştır. Safeviler Dönemi’nde rastlanan bazı resim sanatı örnekleri de aynı resim geleneğinin Türkmenlerden alınarak sürdürüldüğünü gösterir. 16. yüzyılın ikinci yarısında Safevilerde, özellikle Şah Abbas Dönemi’nde (1587-1629) minyatürlü yazmaların gerilemeye başladığı ve daha çok tek yaprak hâlinde minyatür ve resimlerin yapılmaya başlandığı görülür. Kazvin ve Meşhed’de devrin modasına uygun, imzalı ve tarihli resimler yapılmışır. Bu çalışmaları meydana getiren ressamlar arasında Muhammedî ve Şeyh Muhammed önde gelen isimlerdendir . Her ne kadar batılı araştırmacılar tarafından Herat ve Safevi Dönemi İranlılara mal edilmek istense de bu dönem kökeni itibarıyla Türk’tür. Erken Abbasi Dönemi’nden başlayarak Türklerin İslam dünyasına tek tek ve gruplar hâlinde girdikleri ve Tebriz, Herat gibi önemli İslam sanatı merkezlerinde Orta Asyalı sanatçıların çalıştıkları bilinir.
17 ve 18. yüzyıllarda, Safevi resminin son parlak devrini yaşadığı İsfahan okulunda (1589-1722) yine çok sayıda tek ve grup hâlinde imzalı ve tarihli resimler yapılmıştır. Resim geleneği İran’da 18. yüzyılın başlarına kadar sürdürülmüştür. İsfahan okulu ressamlarının en ünlüleri, Mirza Muhammed-al Hüseyni, Muhammed Aka Rıza veya Rıza-i Abbasi ve Muin Musavvir’dir. Şiraz’da 15. yüzyılın ilk yarısında Muzafferiler’de tezhib sanatı gelişme gösterirken aynı yüzyılda Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenleri idaresinde bulunan şehirlerde bu sanat eyalet karakterine uygun gelişme göstererek başarıyla devam etmiştir. Türkmen dönemi tezhib sanatı Osmanlı Türklerini de etkilemiştir. Bu gelişmeler yaşanırken 11. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar saltanat süren Selçuklular Anadolu’nun orta ve doğu bölgelerine yerleşmişlerdir. Suriye’den Semerkant’a kadar yayılan Selçuklu Devleti, İran Selçukluları, Suriye Selçukluları ve Anadolu Selçukluları olarak üç devlete bölünmüş ve bu bölünme Selçuklu Devleti’nin sanatlarında da bazı değişikliklere yol açmıştır. Böylelikle Suriye’de ve Anadolu’da yeni bir sanat doğmuş, İran’da ise Sasani üslubu ve metodu devam etmiştir. Anadolu Selçuklularının Konya ve diğer önemli şehirlerinde tezhib atölyelerinin bulunduğu bilinmektedir. Anadolu’da ilk defa Konya’da Selçuklu sarayında başlayan nakışhane ananesi diğer Türk Devletleri döneminde de devam etmiştir. Selçuklu tezhiblerine baktığımızda şu sonucu görürüz: Selçuklu tezhib sanatı özellikle Konya Mevlânâ Müzesi’nde bulunan mesnevilerde yoğunlaşmaktadır. Anadolu Selçuklu tezhibinin karakterini bu örnekler en iyi şekilde vurgulamaktadır. Tezhiblerde ana karakter geometrik süsleme ve rumi tezyinattır. Zahriye sahifeleri oval olarak, mekik formunda hazırlanmıştır. Ayrıca dikdörtgen çerçeve şeklinde zahriyeler de bulunmaktadır. Divan-ı Kebir’deki zahriye sahifesinde dikdörtgen çerçeve içine şemse formunda yuvarlak, rumili bir bezeme kullanılmıştır. Genel olarak bakıldığında Selçuklu zahriyelerinde mekik şeklindeki formların yanı sıra dikdörtgen çerçeve içinde ve tam sahife tezhibli formların da olduğu görülür. 15. yüzyılda Fatih Dönemi tezhibinde zahriye sahifelerinde aynı mekik formu devam etmektedir; fakat o devrin kendine has karakteri korunmuştur. Buna karşılık 16. yüzyıl zahriyelerinde bu forma pek rastlanmaz. Serlevha sahifeleri ise tam sahife tezyin edilmiştir. Motiflerle işlenmiş kısım, sahifenin ortasında toplanmıştır. Geometrik olan cetvellerle ayrılmış bölümler bu kısmın etrafında sıralanmışlardır. Süslemeler geniş bordürler hâlindedir.
Serlevha sahifelerinde süsleme, Selçuklu Dönemi’nde genelde bu şekildedir. Cetvel çekilmeden dendanlı form olarak hazırlanmış serlevha sahifesi yok denecek kadar azdır. Sure başları, fasıl başları 6-7 cm’lik süsleme çerçevesi içindedir. Bu dikdörtgen çerçevenin içine sure başı veya açıklaması yazılmıştır. Son sahifeler bazılarında süslenmemiştir. Genelde tezhibli kısımlar, sahifenin alt kısmında bulunmaktadır ve bu kısımların tamamı tezhiblidir. Selçuklu tezhiblerinde; lacivert, yeşil, geniş satıhları kaplayan altın, kırmızı renkli cetveller en çok kullanılanlardır. Motifler, geometrik zencerekler, geçmeler, düğümler ve rumi kompozisyonlar olmak üzere genelde geometrik formlardır. 11. yüzyılda Selçuklu tezhibinde daha çok geometrik formlar, altıgenler, sekiz köşeli, dört köşeli yıldızlar, düğümlü geçmeler (özellikle saadet düğümü) kullanılmıştır. 13. yüzyıla doğru gelindikçe geometrik düzenin yanı sıra bitkisel kompozisyon formlarına önem verildiği görülür. Kullanılan rumiler oldukça iri ve dolgundur. Tepelik ve ortabağ ile serbest kompozisyon oluşturan rumiler arasında orantı farkı büyüktür. Selçuklu tezhibinde, 16. yüzyılda rumilere benzeyen dilimleri andıran başlangıç niteliğindeki dilimli rumilerin kullanıldığı görülür. Sahife kenarlarında kullanılan güllerin de kendine has karakteri vardır. Bu güllerde kullanılan motifler bitkisel kökenli olmayıp rumi hatlarından oluşmuştur. Bunlarda “münhani” denilen eğriler sıkça kullanılmıştır. Selçuklu sanatkârlarının Anadolu’da meydana getirdikleri eserlerin bir özelliği de Orta Asya hayvan üslubunun etkilerini taşımalarıdır.
12. yüzyılda gelişmeye başlayan Türk tezhibi 13. yüzyıl sonlarında en güzel örneklerini vermiştir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmasıyla Anadolu’da Beylikler Dönemi sanatı yaşamaya başlar. Çeşitli beylikler devraldıkları Selçuklu sentezinin yanı sıra yeni denemelere giderek sanat tarihi açısından son derece renkli, ilginç bir dönem yaşatmışlardır.
14. yüzyılda Ermenek, Karaman ve Konya’da Karamanoğulları; Beyşehir’de Eşrefoğulları; Eğirdir’de Hamidoğulları; Kütahya’da Germiyanoğulları; Birgi ve Selçuk’ta Aydınoğulları; Manisa’da Saruhanoğulları; Adana’da Ramazanoğulları; Elbistan’da Dulkadiroğulları; Bursa, İznik ve Söğüt’te Osmanoğulları Anadolu’nun hâkimi olmak hevesindedirler. Sivas ve Kayseri bölgesinde parçalanan İlhanlı İmparatorluğu’nun varisi olmak iddiasında olan Ertenaoğulları, Doğuda ise Oğuz boylarından Akkoyunlu ve Karakoyunlu Devletleri güçlenmektedir. Bunlar daha sonra İran’a bağlanarak Doğu Batı kültür etkileşimine yol açarlar.
1300’lerden 1454’e kadar devam eden Beylikler Dönemi sanatında Selçuklu sanatının izleri ağır basar. Her bölge yeni formlar yaratmaya çalışmıştır. Beylikler devrine ait 10 yazma eser üzerinde yapılan araştırmada, her birinin farklı karakter gösterdiği görülmüştür. Buna göre zahriye sahifeleri tezhiblidir. Fakat Selçuklu tezhibinde olduğu gibi her örnek zahriye, serlevha, hatime sıralaması şeklinde tezhibli değildir. Bayezid Devlet Kütüphanesi’nde bulunan Miladi 1337 tarihli Kur’an-ı Kerim, Selçuklu tezhibinin zahriye, serlevha, hatime formlarında üslub gelişmesinin olduğunun bir göstergesidir. Geometrik zancereklerin kullanıldığı bu eserde, bitkisel kökenli motiflerin yanında ağırlıklı olarak geometrik ve rumi motifler göze çarpmaktadır. Zahriyeler ise tam sahife hâlinde tezhiblidir. Kenarlarında güller bulunmaktadır. Eserde üç bölüm vardır: Alt ve üst bölümlerde kitabın adı veya surenin adı yazılıdır. Ortada ise geometrik tezhib olup orta kısımda kitap ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. Dış pervaz tezhib kalınlığı bazı örneklerde mevcuttur, bazılarında ise geometrik bir zencerekle sınırlanmıştır. Tığlar ufak ve kısadır. Diğer bir zahriye formu ise üstte dikdörtgen bir form ve enine gelişen bu formun başında daire biçiminde bir gül, alt kısmında ise altı bölümlü bir form içinde kitap hakkında bilgi bulunmaktadır. Kullanılan renkler genellikle zeminde kahverengi, altın ve mavidir. Rumiler altın ile işlenmiştir. Bordürler ise genellikle boyasız zemine siyah ile tezhiblenmiştir.
Beylikler Dönemi’ne ait diğer bir örnek, Bursa Türk İslam Eserleri Müzesi’nde bulunmaktadır. Bu eserde zahriye sahifesi, tam sahife tezhibli olup ortada madalyon içerisinde yazı, zencerek bordürden sonra ise köşelerde rumi kompozisyonlu süsleme bulunmaktadır. Eserin zahriye sahifesinde yazılar silinmiştir. Lacivert zemin rengi boyada ise dökülmenin olduğu görülür. Fatih Sultan Mehmet Dönemi’nde (1446-1481) tezhib sanatı, ekol oluşturan kaliteli eserleri ile günümüze zengin bir koleksiyonla ulaşmıştır. Fatih Dönemi tezhibleri zahriye, serlevha, sure başları ve hatimelerde görülür. Fatih Sultan Mehmet’in ilim ve güzel sanatlara verdiği önem, bu sanatın gelişmesinde çok etkili olmuştur. Özellikle Fatih Sultan Mehmet için hazırlanan kitapların tezyinatı fevkaladedir. Bu kitapların zahriye sahifelerinde oval, mekik formlarının yanında yuvarlak formlar da kullanılmıştır. Fatih Dönemi tezhib renkleri, devrin kendi ismi ile anılan Fatih Dönemi mavisi, beyaz sülüyen (turuncu), yeşil, siyah sarı renklerin yanı sıra mor ve pembedir. Siyah renk, Fatih Dönemi için karakteristiktir. Motifler, Selçuklu tezhibindeki geometriden sıyrılmış; bitkisel hatlar ağırlık kazanmıştır. Bordürler geniş tutulmuş, üzerinde iri motifler (özellikle tezhib zencerekte) kullanılmıştır. Rumiler, orta bağlar ve tepelikler iridir. Altın, Selçuklu Dönem’inden daha az kullanılmıştır. Ayrıca zemin üzerinde beyaz renk ile üç küçük nokta görülmektedir.
II. Bayezid Dönemi’nde (1481-1512) Hattat Şeyh Hamdullah’ın eserler vermesi, sanatı olumlu yönde etkilemiştir. Bu dönemde özellikle Kur’an’ı Kerim’e verilen değer artmış, Kur’an’ı iyi bir hattata yazdırıp onu tezyin ettirmek zevki gündeme gelmiştir. II. Bayezid Dönemi’nde tezhib sanatı Fatih Dönemi tezhibinin incelmiş hâli ve 16. yüzyıl tezhibine adım atıldığı bir geçiş dönemi niteliğindedir. İri motifler yerini daha küçük, ince ve detaylı stilize motiflere bırakmıştır. Renklerde ise lacivert ve altının sadeliği ön plana çıkmaya başlamıştır. Rıfkı Melül Meriç’in Türk Nakış Sanatı Tarihi Araştırmaları 1. Vesikalar adlı eserinden öğrendiğimiz bilgiye göre ehl-i hiref mevacib (maaş) teftiş defterine bakılarak, saraya bağlı sanatçıların örgütlendirildiği anlaşılır. Bu defterlerde II. Bayezid Dönemi’ne ait aylıklı çalışan müzehhibler isimleri ile birlikte kaydedilmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti tezhib sanatından sonra, Selçuklu Devleti’nin dağılmasıyla Beylikler Devri başlamış ve sanat, Beylikler Dönemi adı altında yavaş da olsa kendine özgü bir seviyede gelişme göstermiştir. Fatih Dönemi’nde ise sanatın, devletin ve fethin karakterine uygun bir gelişme gösterdiğini gördük. Bütün bu gelişmeler olurken Osmanlı tezhib sanatı üzerinde dışarıdan gelen birtakım etkilerin de mevcut olduğu görülmüştür. Bunlar: 1. Türkmen tezhibinin etkileri 2. Muzafferiler ve XV. yüzyılın ilk yarısında Şiraz’da hâkim olan üslup 3. 15. yüzyıl Herat ve Tebriz’de gelişen üslubun etkileri Ayrıca Safevi devri Tebrizli ustalarının Fatih, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Dönemlerinde, etkileri çok yaygındır . Bütün bu etkilere rağmen Türk tezhib sanatı kendi devlet politika ve bünyesine uygun olarak bulunduğu topraklarda ve yaşadığı devirlerde ekol yaratacak şekilde kendine özgü gelişimini sürdürmüştür. Kanuni Sultan Süleyman Dönemi (1520-1566) tezhib sanatı açısından zirvede olan bir dönemdir. İmparatorluk bu dönemde her yönü ile bir süper devlet görünümündeydi. Buna uygun olarak sanatı, kültürü, ilmi elbette zirvede olacaktı. Özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısında Klasik Dönem’in en parlak devri yaşanmıştır. Zahriye, serlevha, sure başları ve hatime sahifelerinde, en ince işçilik ile güzelliğin insan ruhunda yarattığı akislerin en muhteşemi hissedilmiştir. Zahriye sahifelerinde formlar, altıgen, sekizgen, dörtgen şeklindedir. Desenlerin işçiliği artmış, bordürler çeşitlenmiş, tığlar en zengin örneklerini vermiştir. Stilize motifler çok çeşitlenmiştir. Bu devrin önemli özelliğinden biri de sazyolu üslubunun görülmesi ve bu üslubun en güzel örneklerini vermesidir. Saray nakışhanesinde doğulu sanatçıların etkileri sazyolu üslubunda olduğu gibi açıkça görülmektedir. Kullanılan renkler ise altın ve lacivert renginin uyumu ile birlikte turuncu, yeşil, vişne çürüğü, pembe, sarı, eflatun, siyah ve bu renklerin çeşitli tonlarıdır. Çiçeklerde hemen hemen bütün renkler kullanılmıştır. Motiflerde sazyolu üslubunun yanında natüralist üslup da görülür. Natüralist üslup Kanuni Dönemi’nin en önemli özelliğinden biridir. Tabiattan yetiştiği şekilde alınan gül, nergis, lale, sümbül, süsen, haseki küpesi, zerrin ve bahar çiçekleri tezhiblenmiştir. 17. yüzyılda tezhib sanatında pek yenilik görülmez. 16. yüzyıl sanatının devamı niteliğindedir. Motif, renk ve kompozisyonlarda üslup farklılığı görülmemekle beraber işçilikte 16. yüzyıla göre gerileme başlar. 18. yüzyılda (III. Ahmet Dönemi) batı sanatından örnekler görülmeye başlanır. Bununla beraber Fransız rokoko sanatı, miladi 1721’den sonra Osmanlı sanatlarını etkisi altına alır. Avrupa barok üslubu, Türk sanatçıların yeni yorumları ile karşımıza çıkar. Buna Türk baroğu demek yanlış olmaz. III. Ahmet Dönemi’nde başlayan değişim yaygınlaşıp 19. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir. Klasik form tamamen terk edilerek iri çiçekler, buketler, vazo, saksı veya sepet içinde buketler, kurdele ile bağlanmış çiçekler bolca kullanılmıştır. 19. yüzyıl sonuna kadar aynı üslup devam etmiştir. 20. yüzyılda, 1914 yılında hat ve hattatlar mektebi diye bilinen Medresetü’l Hattatin’de tezhib ve diğer kitap sanatları öğretimi başlamış ve daha sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde devam edilmiştir. Mimar Sinan, Marmara, Dokuz Eylül gibi birçok üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerinde açılan Geleneksel Türk El Sanatları bölümleri ile iki yıllık El Sanatları Meslek Yüksekokulları’nda sanat eğitimi devam etmektedir. Bunun yanında sivil toplum kuruluşları, yerel belediyelerin başlatmış olduğu sanat ve meslek edindirme kurslarında geleneksel Türk el sanatları kapsamında tezhib sanatı öğretilmektedir. Günümüzde yapılan bu faaliyetlerle bir kültür ve medeniyetin taşıyıcılığı üstlenilmektedir. Bütün diğer geleneksel sanatlarda olduğu gibi Türk tezhib sanatı da sadece süslemeden ibaret olmayıp desenlerin çizilişinden oluşturulan kompozisyonlara, kullanıldığı alanlara kadar ait olduğu milletin içinde bulunduğu medeniyet dairesinin izlerini taşımaktadır.
