İslamiyet Sonrası Türk Sanatı

İslamiyet Sonrası Türk Sanatı

Türklerin İslam dinini kabul etmesinden sonra resim sanatı daha çok dinin etkisinde kalmıştır. İslam dini, yeniliklere ve sanatsal gelişime açık bir dindir. Türkler, ruhlarındaki resim yapma isteklerini süsleme ve güzel yazı yazma yönünde (hüsnühat) kullanmışlardır.

Erken Türk beylikleri ve Anadolu Selçukluları Dönemi’nden çok az sayıda minyatürlü yazma kalmıştır. Kalan bu minyatürlerin kaynağı da Uygur minyatürlerine bağlanır. Selçuklular Dönemi’nde süsleme sanatı, el yazması kitapların yanı sıra mimari eserlere de girmiştir. Taş üzerine kabartma olarak yapılan bu çalışmalarda insan, hayvan ve bitki motifleri süs unsuru olarak kullanılmıştır. Anadolu Türk minyatür sanatının bilinen en erken örneği, XII. yüzyılda Dioskorides’in (Diyoskorides) yazdığı “Materia Medica” (Materya Medika) adlı botanik ve zooloji ile ilgili kitaptır.

Materia Medica XII. yüzyılda Hekim Ebu Salim b. Ebü’I-Hasan tarafından Latinceden Arapçaya çevrilmiştir. Bu kitapta çeşitli bitki ve hayvan figürlerinin yanı sıra az da olsa insan figürlü minyatürler bulunmaktadır.

Anadolu Selçuklu minyatür sanatını en iyi temsil eden örnek, Topkapı Sarayı Müzesi kitaplığında bulunan “Varka ve Gülşah” adlı el yazması kitaptır. Kitabın konusu, Varka ve Gülşah arasında geçen acıklı bir aşkın öyküsüdür. Kitapta bu olayları açıklayan 70 minyatür bulunmaktadır.

Osmanlı öncesi minyatür resimlerde genellikle din dışı konular ele alınmıştır. Osmanlılar Dönemi’nde ise minyatür alanında gerçek bir gelişme görülür. Fatih Sultan Mehmet Dönemi’nde (1451-1481) Batı resmine ilgi başlamıştır. Bu dönemde İstanbul’a davet edilen İtalyan ressam Gentile Bellini (1429-1507), Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapmıştır. Bu dönemde Batı, en büyük ressamlarını yetiştirmekteydi.

1478-1481 yılları arasında sarayda kalan ve padişaha çok sayıda madalyon hazırlayan Costanza da Ferrara  (1450-1524) ve Fatih Sultan Mehmet’in bir portresini yapan Gentile Bellini gibi isimlere rastlanır. Dönemin en ünlü nakkaşı olan ve Maestro Paolo’nun öğrencisi olduğu, bir süre Venedik’e gidip burada çalıştığı söylenen Sinan Bey de Fatih Sultan Mehmet’in bağdaş kurmuş, elinde tuttuğu karanfili koklayan bir resmini yapmıştır. Burada Batı portre resminin unsurları ile minyatür geleneğinin uyumlu bir kaynaşması söz konusudur. Böylece bu dönemde Osmanlı minyatüründe portre geleneğinin temelleri de atılmıştır.

Osmanlılar, minyatür sanatını Selçuklulardan miras olarak devralmışlardır. Yüzyıllar boyunca aşamalarla gelişimini sürdüren minyatür sanatı giderek resimselleşmiştir.

Osmanlı portrelerinin en önemli örneği III. Murat Dönemi’nde (1574-1594) resimlenmiş olan Lokman’ın “Kıyafet el-insaniye fi Şemail el-Osmaniye”sindeki çeşitli Osmanlı sultanlarına ait 20 portredir. Dönemin en önemli nakkaşı Nakkaş Osman’dır. Nakkaş Osman, Lokman ile birlikte pek çok minyatürlü el yazmasında çalışmıştır.

“Nakkaş Ni̇gâr” takma isimli Haydar Rei̇s; Barbaros Hayrettin, Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim’in portrelerini resimlemiştir.

Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nin (1520-1566) ortalarına doğru, Osmanlı tarihine ait olayları tasvir eden tamamen yeni bir tarz ortaya çıkmıştır. Matrakçı Nasuh’un (1480-1564) resimlediği 1534 tarihli “Bayan-ı manazil-i sefar-i Irakeyn” Kanuni Sultan Süleyman’ın Irak seferini anlatır. Sultanın sefer güzergâhındaki İstanbul, Halep, Diyarbakır, Tebriz, Bağdat şehirlerinin ve kurulan kampların görünümleri tasvir edilmiştir. Büyük bir gerçeklikle yapılan resimler, dikkatli gözlemlerin sonucudur ve sanatçı ayrıntıya girmeden en önemli özellikleri vermeyi başarmıştır. Bu özellikleri ile çoğu kuş bakışı çizimlerden oluşan bu görünümler, topoğrafik resim tarzının ilk ve en canlı örneklerini oluşturur. Osmanlı sanatçıları Kanuni Sultan Süleyman’ın atölyesinde Doğulu ve Batılı sanatçılarla birlikte çalışmışlar ve bunun sonucunda sanatçıların çalışmaları çeşitlilik göstermiştir. II. Selim Dönemi (1566-1574) ve III. Murat Dönemi’nde (1574-1595) Osmanlı minyatürü, bu dış etkilerden tamamen kurtulmuş, tam anlamıyla bağımsız ve özgün bir tarz geliştirmiştir.

XVIII. yüzyılda yaşayan Levni, minyatür sanatının en güzel örneklerini vermiştir. Osmanlı İmparatorluğunun bu yüzyılda Batı’ya yöneldiği, Levni’nin minyatürlerinden anlaşılmaktadır. Önceleri çok figürlü konular ele alındığı hâlde Levni, az figürlü hatta tek figürlü konuları işlemiştir. Çalışmalarında kişilerin karakterlerini belirtmeye çalışmış, o yıllarda Osmanlı İmparatorluğuna gelen Batılı ressamların etkisi ile az da olsa perspektif kurallarına uymaya çalışmıştır. II. Mahmut’un kendi portresini yağlı boya yaptırarak çoğaltması, resim tarihimizde minyatür devrinin hemen hemen sonu sayılır. Osmanlı resim sanatı, minyatürün XVIII. yüzyılda eriştiği derinlik ve ışık gibi resimsel kaygılar üzerine kurulmuştur. XIX. yüzyılda Batı tarzı resim sanatının varlığı ve gelişmesi, Osmanlı hükümdarları ve devlet bürokrasisi tarafından Batılılaşmanın en önemli göstergelerinden biri olarak kabul edilmiş ve desteklenmiştir. Ancak bu değişim asla geleneksel Türk resminin yıkılarak bunun yerini Batı modeli bir resim sanatının aldığı anlamına gelmez.

Sanatçı kişiliği ile tanınan III. Selim’in saltanat dönemi, Osmanlının kendini yenileme ihtiyacının bir arayışa ve uygulamaya dönüşmeye başladığı ilk dönem olarak kabul edilebilir. Bu dönemde pek çok sanatçı Osmanlı topraklarına gelmeye başlamıştır. Bunlar arasında yer alan Melling (1763-1831), J. B. Hilaire [Ji. Bi. Hayleir (1753-1822), Thomas Allom (1804-1872), William Henry Bartlett (1809-1854), Antoine de Favray (1730-1798)] ve Van Mour (1671-1737)] gibi sanatçılar İstanbul’un başlıca mesire yerlerini resimlemek amacıyla çalışmalar yapmışlar ve Boğaziçi Ressamları olarak isim yapmışlardır.

Batı’da ortaya çıkan birkaç akım eş zamanlı olarak Türk resim sanatını etkilemiştir. III. Selim Dönemi’nin yenileşme hareketlerinin resim sanatını kökten etkileyen en önemli hamlesi Mühendishane-i Berri-i Hümayun’dur. Daha çok askerî amaçlarla resim tekniklerinin öğretildiği bu model, sonraları Harbiye ve diğer askerî okullarda da uygulanmıştır (Tıbbiye-1827, Harbiye-1834). Bu okullarda yetişmiş asker ressamlar Ferik İbrahim Paşa (1815-1891), Ferik Tevfik Paşa (1819-1866) ve Hüsnü Yusuf Bey (1817-1861) gerçek anlamda resim sanatını uygulayan ilk ressamlardandır. Bu sanatçıların belirgin bir tarzları yoktur ancak Türk resim sanatına temel teşkil etmeleri açısından oldukça önemlidirler. II. Mahmut ve Abdülmecit gibi sanatsever ve yenilikçi padişahlar, bu sanatçıları destekleyerek gelecek kuşaklara da zemin hazırlamışlardır. Bu kuşak, Türk resim sanatının başlangıcı kabul edilen üç büyük sanatçı ile anılır: Şeker Ahmet Paşa, Osman Hamdi Bey ve Süleyman Seyyid (1842- 1913). Bu sanatçıların başlangıç olarak kabul edilmelerinin en önemli nedeni, belirli bir üslup geliştirmeleridir. Sadece tuval üzerinde değil, yaşam tarzları ve projeleri ile de Türkiye’de sanatın genel altyapısına büyük etkileri olmuştur. Resme merakı olan hatta resim yapan Sultan Abdülaziz, bu sanatçıların eğitimini ve dolayısıyla Türk resim sanatının gelişim çizgisini destekleyen en önemli şahsiyettir. Tanzimat Dönemi’ne sanatsal gelişimin geldiği son nokta da diyebiliriz. Bu dönemde, minyatür sanatından resim sanatına geçiş süreci tamamıyla olgunlaşmıştır.

Turgut Zaim minyatür sanatını perspektifle birleştiren çalışmalar yapmış, resimlerinde biçim oluştururken minyatürlerden esinlenerek ışık-gölgeyi azaltıp üçüncü boyut yanılsamasını ortadan kaldırmış ve parlak renkler kullanmıştır. Turgut Zaim; eserlerinde doğayı stilize ederek saf ve yalın bir şekilde ele almış, biçimleri detaylardan arındırmıştır. Kullandığı biçimlerin algılanabilir, somut yönünü değil anlatmak istediği konunun özünü vurgulamıştır. Anadolu insanını ve köy hayatını resimlerine konu alan sanatçı, kompozisyonlarını minyatür şeklinde yorumlamıştır.



Bir yanıt yazın